TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İKİNCİ YÜZYILINA DAİR
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri, yüz yıldır devam eden bir tartışmanın artık yeni bir aşamaya taşınmasıdır: Türkiye Cumhuriyeti geçmişiyle nasıl barışacak ve geleceğini hangi ortak kimlik üzerinden kuracaktır?
Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca bir rejim değişikliği olarak değerlendirmek eksik kalır.
1923’te gerçekleşen dönüşüm, aynı zamanda devletin meşruiyet kaynağının, toplum tasavvurunun ve tarih anlayışının yeniden inşa edilmesiydi...
Osmanlı Devleti’nin siyasal ve toplumsal düzeninde meşruiyet; hanedan, İslam, hilafet, gelenek ve devlet sürekliliğinin oluşturduğu karmaşık bir yapıya dayanıyordu...
Cumhuriyet ise meşruiyetini millet egemenliği, vatandaşlık, laiklik, ulus-devlet ve modernleşme üzerinden yeniden kurdu...
Dolayısıyla yeni rejimin önündeki temel problem yalnızca yeni kurumlar oluşturmak değildi.
Asıl soru; “yeni devlet, eski devletin toplumuna kendisini nasıl kabul ettirecekti?”
İşte bu noktada bir kurucu doktrine ihtiyaç duyuldu.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Atatürk’ün düşüncesi ile Atatürk’ten sonraki dönemlerde ortaya çıkan doktriner Kemalizm’i aynı şey olarak görmek doğru değildir.
Atatürk’ün siyasal pratiği dönemsel şartlara göre değişebilen, pragmatik ve eklektik unsurlar taşıyan bir yapıydı.
Fakat Atatürk'ün ölümünden sonra başka bir süreç başladı.
Atatürk’ün düşünceleri sistematize edildi; Atatürkçülük ve daha sonra Kemalizm, yalnızca bir siyasal yaklaşım olmaktan çıkarak bazı çevrelerde devletin korunması gereken asli doktrinine dönüştü.
Böylece zaman içerisinde; Atatürk, Atatürkçülük, Kemalizm, Kemalist ortodoksi şeklinde okunabilecek bir dönüşüm ortaya çıktı...
Atatürk’ün sözleri ve metinleri tarihsel bağlamlarından koparılarak değişmez hükümler gibi yorumlanmaya başladı.
Nutuk’un kendisi elbette kutsal bir kitap değildir.
Ancak bazı dönemlerde Nutuk’a ve Atatürk’ün söylemine yüklenen siyasal ve sembolik işlev, onu adeta dokunulmaz bir kurucu metin konumuna taşıdı...
Burada Cumhuriyet’in paradokslarından biri ortaya çıktı.
Dini, siyasetin ve devlet yönetiminin dışına çıkarmaya çalışan bir rejim, zaman zaman kendi kurucu ideolojisi çevresinde yarı-dini bir siyasal sembolizm ve ritüel üretmiş oldu.
Bu durum yalnızca Kemalizm açısından değil, devlet-toplum ilişkileri açısından da önemliydi...
Çünkü devletin resmi tarih anlatısı ile toplumun tarihsel hafızası arasında mesafe oluşmaya başladı.
Osmanlı bunun en belirgin örneklerinden biriydi.
Cumhuriyet’in Osmanlı’yı eleştirmesi anlaşılabilir bir kurucu refleksiydi.
Yeni rejim, kendisini eski rejimden ayırmak zorundaydı.
Ancak zaman içerisinde Osmanlı eleştirisi ile Osmanlı mirasının reddi birbirine karıştı.
Osmanlı’nın son dönemindeki yönetim zaafları, ekonomik bağımlılıkları, savaşları ve siyasal sorunları eleştirilebilir.
Fakat Osmanlı tarihini yalnızca geri kalmışlığın sembolü haline getirmek, Türkiye’nin tarihsel sürekliliğiyle de adeta bir hesaplaşmaya dönüştü.
Üstelik Osmanlı’nın İslam’la ilişkisini yalnızca “irtica” başlığı altında değerlendirmek, toplumun geniş kesimlerinin tarihsel ve kültürel hafızasıyla Cumhuriyet arasında psikolojik bir mesafe oluşturdu.
Benzer bir problem Türklük meselesinde de yaşandı.
Cumhuriyet’in Türk ulusunu bir vatandaşlık ve siyasi aidiyet olarak inşa etmesi modern ulus-devletin doğal sonuçlarından biriydi.
Fakat Türk kimliğinin zaman zaman etnik bir üstünlük anlayışıyla yorumlanması, özellikle Kürt meselesinde ciddi bir siyasal ve toplumsal sorun yarattı.
Oysa bugün artık daha olgun bir kavramsal çerçeve kurabiliriz; Türklükten vazgeçmeden Türklüğü etnik üstünlük iddiasından çıkarmak mümkündür.
Aynı şekilde; laiklikten vazgeçmeden laikliği İslam karşıtlığı olmaktan çıkarmak da mümkündür.
Aynı zamanda;
Cumhuriyet’i reddetmeden Osmanlı mirasıyla barışmak da mümkündür.
Türkiye’nin son yirmi yılına baktığımızda esas büyük dönüşümün burada başladığını görüyoruz.
AK Parti iktidarı yalnızca muhafazakar bir siyasi hareketin iktidara gelmesi değildi. Daha derin anlamda, devlet ile toplum arasındaki tarihsel mesafenin azaltılması yönünde bir dönüşüm gerçekleştirdi.
Başörtüsü meselesinden Ayasofya’ya, Osmanlı tarihine yaklaşımından Kürt meselesine, dini hayatın kamusal görünürlüğünden savunma sanayiine kadar birçok başlık, aslında aynı büyük değişimin farklı yüzleri oldu...
Devletin toplumu dönüştürmeye çalıştığı dönemden, toplumun tarihsel ve kültürel kimliklerinin devlet tarafından daha fazla tanındığı döneme geçildi...
Fakat burada ikinci bir tehlikeye de dikkat etmek gerekiyor.
Birinci yüzyılda devletin Kemalizmi resmi ideolojiye dönüştürmesi nasıl sorunluysa, ikinci yüzyılda muhafazakarlığın veya başka herhangi bir dünya görüşünün devletin yeni resmi ideolojisine dönüşmesi de aynı derecede sorunlu olacaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı eski vesayetin yerine yeni bir vesayet koymak değildir.
İhtiyaç duyulan şey, ideolojik devletten anayasal devlete geçiştir.
Devletin görevi bir yaşam biçimini diğerine üstün kılmak değil, bütün vatandaşların özgürlük ve güvenliğini sağlamaktır.
İşte bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, bir “rejim değişikliği” projesinden çok daha büyük bir anlam taşımaktadır.
Artık mesele “Cumhuriyet mi Osmanlı mı?” değildir.
Mesele, Türkiye’nin kendi tarihinin bütün parçalarını aynı siyasi hafızanın içinde buluşturabilmesidir.
Osmanlı’nın tarihsel mirası, Cumhuriyet’in kurumsal kazanımları, demokrasinin özgürlük anlayışı, İslam’ın toplumdaki gerçekliği, farklı etnik ve kültürel kimliklerin meşru varlığı ve ortak vatandaşlık anlayışı aynı ülkenin parçalarıdır.
Türkiye’nin geleceği bunlardan birini diğerine feda etmekten değil, bunları yeni bir siyasi sentez içinde buluşturmaktan geçmektedir.
Bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı için önerilecek yeni toplumsal sözleşmenin temel cümlesi belki de; “Kendi geçmişiyle kavga etmeyen, Cumhuriyet’ini inkar etmeyen, Müslümanlığından utanmayan, Türklüğünü etnik üstünlük olarak görmeyen ve vatandaşlığını herkes için eşit kabul eden yeni bir Türkiye” olacaktır.
Böyle bir Türkiye ne Osmanlı’ya dönüştürülmüş bir Türkiye’dir ne de Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki katı kopuş anlayışının devamıdır.
Bu, kendi geçmişiyle barışmış, kendi geleceğine güvenen bir Türkiye’dir.
Birinci yüzyılın temel refleksi kopuştu.
İkinci yüzyılın ihtiyacı ise sentezdir.
Çünkü bir milletin büyüklüğü geçmişinden ne kadar koptuğuyla değil, geçmişinin farklı miraslarını gelecekte ne kadar başarıyla bir araya getirebildiğiyle ölçülür.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının asıl sınavı da “Kendisiyle barışık bir Cumhuriyet kurabilmek” olacaktır." der bir arkadaşım...