KÖŞE YAZISI

Siyasette en sert eleştirenler neden sonrasında sadık olabiliyor?

Abdullah Doğan Abdullah Doğan

Siyasette bazı dönüşümler vardır ki yalnızca açıklanamaz.

Dün birbirine ağır sözler söyleyenler, bugün aynı masada oturabilir.

Dün birbirlerinin siyasi varlığını tehdit olarak görenler, bugün birbirlerinin en güçlü savunucusu olabilir.

Dün “asla” diyenler, bugün “olmazsa olmaz” diyebilir.

Üstelik bazen en şaşırtıcı dönüşümü, en sert eleştiriyi yapanlar gerçekleştirir.

Buradan hareketle siyasete dair şöyle bir hipotez ortaya atılabilir; “siyasette bir aktörü en ağır cümlelerle ve en sert biçimde eleştirenler, şartlar değiştiğinde o aktöre en hızlı ve en güçlü biçimde yaklaşanlar olabilir.”

Bu tabii ki fiziksel bir yasa değildir.

Her sert muhalif bir gün teslim olmaz!

Fakat siyaset tarihine ve özellikle Türk siyasetine baktığımızda üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir örüntüyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Çünkü burada sadece çıkar hesabı yoktur.

Burada psikoloji, kimlik, güç, rekabet, korku, hayranlık, aidiyet ve hatta geçmişin yükü vardır.

Belki de daha önemlisi, siyasette aşırı sertlik her zaman gerçek mesafenin göstergesi değildir.

Bazen tam tersine, aşırı güçlü bir ilişkinin ters yüz edilmiş biçimidir..

Bir insan sizin için önemsizse onu hayatınızın merkezine yerleştirmezsiniz.

Siyasette de benzer bir durum vardır.

Bir şahsı eleştirebilirsiniz, politikasını yanlış bulabilirsiniz, kararlarına karşı çıkabilirsiniz.

Fakat eleştiriniz zamanla kişiselleşiyor, karşı tarafı yalnızca yanlış yapan değil, “kötü”, “hain”, “tehlikeli”, “ülkeye zarar veren” bir figür olarak tanımlamaya başlıyorsa, artık yalnızca siyasal değerlendirme yapmıyorsunuz demektir.

Karşınızdaki aktör, kendi siyasi kimliğinizin bir parçası haline geliyor.

Siz artık yalnızca “ben neyi savunuyorum?” sorusuyla değil, “Ben kime karşıyım?” sorusuyla da kendinizi tanımlıyorsunuzdur.

İşte kritik eşik de bence budur.

Çünkü insan kendi kimliğini bir başkasının karşıtlığı üzerine kurduğunda, o kişi ya da yapı siyasal hayatının merkezine yerleşmiş olur ve merkezdeki aktörle ilişkinin yönü değiştiğinde, değişim sıradan bir pozisyon değişikliği olmaktan çıkar; kimlik değişimine dönüşür.

Bunun birçok nedeni olabilir.

-Birincisi: Duygusal yatırım;

Aşırı sert siyasi söylem çoğu zaman yüksek düzeyde duygusal yatırım içerir. İnsanların gerçekten önemsemediği bir şahıs hakkında sürekli ve ağır biçimde konuşması gerekmez.

Öfke de, rekabet de, hayranlıkla karışık düşmanlık da bir bağ kurma biçimidir.

Dolayısıyla siyasette bazı düşmanlıklar, aslında iki aktör arasındaki yüksek yoğunluklu ilişkinin başka bir yüzüdür.

İkincisi: Kimliğini rakibine göre kurmak;

Siyasetçi rakibini ne kadar sert biçimde tanımlarsa, kendisini de onun karşıtı olarak o kadar güçlü biçimde tanımlar.

Mesela; “Ben onun yaptığı her şeyin karşısındayım.”

“Ben onun temsil ettiği siyasetin tam tersiyim.”

“Benim varlık nedenim onun siyasetini değiştirmektir.”

Bu tür söylemler kısa vadede güçlü bir siyasi kimlik yaratabilir.

Fakat uzun vadede bir tuzak oluşturabilir. Çünkü rakibiniz siyasi sistemin merkezine yerleştiğinde, siz de istemeden onun etrafında dönmeye başlarsınız.

Günün birinde onunla ittifak yapmak zorunda kalırsanız, yalnızca politika değiştirmeniz gerekmez.

Kendi siyasi hikayenizi de yeniden yazmanız gerekir.

Üçüncüsü: Telafi sadakati;

Bence konunun en ilginç taraflarından biri budur.

Dün çok ağır sözler söylemiş olan bir siyasetçi, yarın o yapının yanına geçtiğinde geçmişiyle bir sorun yaşar. Çünkü kamuoyu ona şu soruyu sorabilir; “sen dün böyle diyordun, bugün neden buradasın ve başka şeyler söylüyorsun?”

Bu sorudan kurtulmak için ya “yanılmışım” diyecektir ya da yeni pozisyonunu olağanüstü bir sadakatle savunmak zorunda kalacaktır.

İşte burada bir tür telafi sadakati ortaya çıkabilir.

Dün ne kadar serttiysen, bugün o kadar sadık olman gerektiğini hissedersin. Çünkü geçmişteki sözlerinin siyasi borcunu, bugünkü sadakatinle kapatmaya çalışırsın.

Bu yüzden bazı siyasi transferler yalnızca katılım değildir. Bazen bir çeşit telafi davranışı görüntüsü verir.

Türk siyaseti bu açıdan son derece zengin bir laboratuvardır.

Siyaseti yalnızca çıkar ilişkileri üzerinden değil, insan psikolojisi ve güç ilişkileri üzerinden okumaya başladığımızda, dünün en sert düşmanlarının neden yarının en sadık müttefiklerine dönüşebildiğini daha iyi anlamaya başlarız.

Bu içeriği paylaş