Gayrisafi Millî Tebessüm
Türkiye’nin pek çok stratejisi var.
Sanayi stratejisi, ihracat stratejisi, dijital dönüşüm stratejisi, savunma stratejisi…
Bence acilen bir tane daha gerekiyor: Uzun vadeli, sürdürülebilir bir “neşelendirme ve güldürme”stratejisi.
Toplum olarak yüzümüz biraz fazla asık.
Siyasetçiler gülmüyor.
İş insanları kan ağlıyor.
Gençler tebessümü unutmuş.
Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan şikâyetçi.
Emekliler geçinemiyor, çalışanlar emekli olamıyor.
Emekli olanların bir kısmı da evde sıkılıp yeniden çalışıyor.
Herkesin haklı bir derdi var.
Ama bu kadar haklı insanın arasında insan biraz da haksız yere gülebilmeli.
Bir sofraya oturuyoruz, daha masa donatılmadan memleketi kurtarmaya başlıyoruz.
Ekonomide herkes merkez bankası başkanı, dış politikada herkes büyükelçi, futbolda herkes teknik direktör...
Garson geliyor:
“Tatlı ister misiniz?”
“Bu ortamda tatlı mı yenir kardeşim?”
Yenir. Hatta tam da bu ortamda yenir.
Çünkü dünya bizim suratımızın asık olup olmadığına pek aldırmadan dönüyor.
Ben de yıllarca ciddi işlerle uğraştım.
Üniversitede herkes asıksuratlı, öğrenci, İdare, sınavlar, öğretimde verimlilik vs… Kalın raporlar okudum, daha kalınlarını yazdım.
Saatler süren toplantılarda kurumun nereye gittiğini tartıştık.
Şimdi geriye bakıyorum: Dünya bizim toplantılardan habersiz gayet güzel dönmüş.
Demek ki biraz abartmışız.
Kurumsal hayatta zaten ciddiyet başlı başına bir performans sanatı.
Bazı toplantılara giriyorsunuz, yüzlere bakınca ameliyathaneye geldiğinizi sanabilirsiniz.
Rektör konuşuyor, yardımcılar not alıyor, danışmanlar başlarını sallıyor...
İş dünyasında mizahın da hiyerarşisi var: Patron şaka yaparsa herkes güler.
Siz yaparsanız herkes önce patrona bakar.
Gayrisafi millî tebessüm
Enflasyon aylık açıklanıyor. Büyüme ölçülüyor. İşsizlik hesaplanıyor. Peki toplumun neşesi neden ölçülmüyor?
Sokakta insanlara bakıyorum; herkes görünmeyen bir yönetim kurulu toplantısına yetişiyor gibi.
Siyasetçiler biraz gülümsese devletin ciddiyeti bozulacak sanıyor.
İş insanına “Nasılsın?” diyorsunuz, cevap bilanço sunumu gibi geliyor:
“Satış iyi ama marj düştü, finansman pahalı, Avrupa yavaş, Çin geliyor…”
Yahu sadece nasılsın diye sordum.
Gençlerin işi daha da zor. Eğitim, iş, kira, gelecek kaygısı…
Üstelik telefona bakıyorlar; dünyada kendileri dışında herkes zengin, güzel, başarılı ve dünyayı geziyor...
İnsanın morali bozulur tabii.
Kadınlar erkeklerden şikâyet ediyor. Erkekler de kadınlardan şikâyet ediyor ama çoğu bunu açıkça söyleyecek kadar cesur değil.
Kadın-erkek ilişkileri muhtemelen insanlık tarihinin en uzun diplomatik müzakeresi. Binlerce yıldır görüşmeler sürüyor, henüz ortak bildiri yayımlanamadı.
Hayatın mizahı bizden kuvvetli
Kendimizi fazla ciddiye almamakta fayda var.
Bugün genel müdürsünüz, yarın “eski genel müdür”.
Bugün bakansınız, yarın “eski bakan”.
Bugün telefonunuz hiç susmuyor, yarın siz arıyorsunuz kimse açmıyor.
Hayatın mizah anlayışı bizimkinden daha güçlü.
Bir masada küresel jeopolitik dengeleri anlatıyorsunuz, birkaç saat sonra teknede rüzgâr ters dönüyor ve bütün stratejik doktrininiz üç kelimeye iniyor:
“Halatı bırakma!”
Biraz daha gülelim
Yaş aldıkça hayatın bilançosu sadeleşiyor.
Her tartışmayı kazanmak gerekmiyor.
Her eleştiriye cevap vermek gerekmiyor. Her toplantıya katılmak hiç gerekmiyor. Sizi sevmeyen insanlara kendinizi sevdirmeye çalışmak ise hayatın en kötü yatırımlarından biri.
Benim bilanço giderek basitleşiyor:
Daha az tartışma, daha az kendini ispatlama, daha fazla dost, daha fazla deniz, daha çok gezme, daha çok kahkaha ve mümkünse daha az toplantı.
Çünkü sonunda mesele şu:
İnsanların hayatına girdiğimizde onlara ne hissettirdik?
Bir gün arkamdan “Çok önemli bir adamdı” demelerindense, “Onunla ne çok gülerdik, tatmadığımız ne zevkler, görmediğimiz ne güzellikler varmış” demelerini tercih ederim.