KÖŞE YAZISI

Makam Bir Emanettir: Görevini Hakkıyla Yapmanın Ahlakı

Muhammed Adıgüzel Muhammed Adıgüzel

Emanet denince çoğumuzun aklına bir başkasının bize bıraktığı para, eşya ya da sır gelir. Oysa İslam ahlakında emanetin en ağır biçimlerinden biri, üstlendiğimiz görev ve makamdır. Bir masada oturan memur, bir okulda ders veren öğretmen, bir şantiyede çalışan usta ya da bir kurumu yöneten amir; her biri kendisine teslim edilmiş bir emanetin taşıyıcısıdır.

Sahabeden Ebu Zer, bir gün Peygamber Efendimizden kendisine bir görev vermesini istedi. Efendimiz ona şefkatle şöyle cevap verdi: Ey Ebu Zer, sen zayıfsın; bu görev bir emanettir ve onu hakkıyla almayan, üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeyen için kıyamet günü bir pişmanlık ve rezilliktir. Bu söz, makamın bir ödül değil, bir yük olduğunu ne güzel anlatır.

Kur'an-ı Kerim, emanetlerin ehline verilmesini emreder. Bir hadis-i şerifte de iş ehli olmayana verildiğinde emanetin zayi edilmiş olacağı bildirilir. Liyakat, yani işin ehline verilmesi, toplum huzurunun temelidir. Tanıdık, akraba ya da hatır için ehil olmayana kapı açmak, hem o makamın hakkını hem de o makama gerçekten layık olan insanın hakkını çiğnemek demektir.

Peygamber Efendimiz daha peygamberlik gelmeden Mekke'de Muhammedü'l-Emin, yani güvenilir Muhammed diye anılıyordu. Hicret gecesi bile, kendisine düşmanlık eden insanların emanetlerini sahiplerine iade etmesi için Hz. Ali'yi geride bırakmıştı. Görevin ahlakı da buna benzer: kimse görmese de mesaiyi doldurmak, işi savsaklamamak, kamuya ait imkânı şahsi işe kullanmamak, hizmet bekleyeni bekletmemek.

Hepimiz bir yerde sorumluyuz. Kimimizin emaneti bir aile, kimimizin bir sınıf, kimimizin bir dükkân ya da bir kurumdur. Akşam eve dönerken kendimize şunu sormak yeterlidir: Bugün bana emanet edilen işi, kendi işimmiş gibi ve Rabbime hesabını verecekmiş gibi yaptım mı? Bu sorunun dürüst cevabı, kazancımızın helalliğini de belirler.

Bu içeriği paylaş