KÖŞE YAZISI

Yok Birbirimizden Farkımız

Savaş Uyar Savaş Uyar

Saniyeler arayla gelen bir korna sesi,

Ardından yükselen insan sesleri, belli ki trafikte “sorun” var, kornaya basmalar sinirleri germiş ve sözlü iletişime geçilmiş…

Pencereden uzattım kafamı ve bakındım… Tam önümde, gözlerimin ve kulağımın duyu alanında her şey…

Arkadaki araca doğru ilerleyen bir genç “Niye basıyorsun sıklıkla, mal indiriyorum ve görüyorsun, bu ne sabırsızlık”

Sıklıkla kornaya basan arkadaki cipteki beyefendi aracın içinden bir şeyler söylüyor, camı yarı açık, yola park etmiş olmaya dair itirazını dillendiriyor, genç aynı cümleleri tekrarlıyor….

İtirazını yaptıktan sonra aracına yönlenen yolu tıkayan aracın sahibi ne duydu bilinmez ama arkadaki aracın sahibinden gelen sesler ve telefonunu eline alıp baş sallamaya yakın bir hareket üzerine yeniden araca yöneliyor…

Bu arada hızlıca gelen ve ikili arasına giren baba oğlunu aracına gönderirken, sıklıkla kornaya basan araç sahibi kulağına aldığı belli ki arama yapmakta olan telefonu ile inip başlıyor konuşmaya…

Baba, babalık içgüdüsüyle olsa gerek oğlu adına defalarca özür dileyip ortalığı sakinleştirmeye çalışırken “benim oğlum cahil” ifadesi dilinden düşüyor. Telefondaki beyefendi aramasına karşılık bulmuş olmalı ki “Fatih Başkanım şu aşağıdaki şeydeyim…” diyor ama devamını getirmiyor zira baba hala özür dilemekte ısrarcı telefon araması yapan etkili, yetkili, önemli, oğluna bir şekilde ceza vermek kudretine sahip olduğu varsayımında bulunduğu kişiden…

Bu özürlere karşılık, “Senin oğlun cahil, ben akademisyenim” (ne eksik ne fazla ifade tam olarak böyledir) cümlesini duyuyoruz

Dükkanına mal indirmek için tek şeritli yolda bulabileceği tek çözüm birkaç dakikalığına trafiği tıkamak olan esnaf ancak, işi ağırdan almakla doğrudan, dükkanının önünde bulunan ve belediyeden belirli bir ücretle kiralanabilecek alanı kiralamayıp, kendisini yolu tıkayıp başkalarının geçiş hakkını engellemek ve böylesi olası tartışmalara sebebiyet vermekten de ikinci dereceden suçlu sayılabilirdi.

Ama “senin oğlun cahil, ben akademisyenim” cümlesini kuran, tek araç geçişli yolda dükkanına mal indirdiğini gördüğü esnafa saniyeler arayla kornaya basarak rahatsızlık veren, sinirleri geren, tartışmanın başlamasına ön ayak olan ve en ufacık bir tartışmada “Fatih Başkanını” arayıp konum veren, “akademisyen” şoför de üst paragraftaki kişiden kat be kat suçlu sayılabilir.

Ünvanlar, makamlar, isimler, ekonomik ve sosyal katman değişse de uzun yıllardır biliyoruz ki, bu toplumun ortalaması sıradan insanın anlık duygu durumu ve bireysel ihtiyaç/çıkarlarına hizmet eden akıl düzeyine inmiştir.

Artık her şey sıradanlaşmıştır. Dağ ile şehir arasında kaygı ve algı anlamında homojen bir görünüm göze çarpmaktadır.

Ünvanlar, makamlar, kurumlar sıradanlaşmış, önemini, etkinliğini, anlamını yitirmiştir.

Birçok kavramın ve kurumun içi boşaltılmıştır.

Neredeyse hiçbir şey, olması gerektiği gibi değildir.

Varlığı ile toplumda, sosyal hayatta, ekonomide, ticarette, kültür, sanat ve bilimde, akademiyada, bürokrasi ve siyasette boşlukları dolduranlar, günümüzde kendileri birer boşluk haline gelmişlerdir. Onların yarattığı bu kocaman boşluklar da; devlet ve toplum adına içinden çıkılamaz kaosların, krizlerin sebebi olmuştur.

Çözüm olmakla mükellef olan kişi ve kurumlar, artık sorun olmaya başlamışlardır.

Milletin ve devletin yükünü hafifletmek, bilimle, sanatla, kültürle, ekonomiyle; taşları yerine oturmuş bir toplumun huzurlu, müreffeh ve güvenli geleceğini inşa etmek yerine bizzat bu gelecek için yürüyenlerin sırtında kambura dönüşmüşlerdir.

Değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır. Mutlaka olacaktır, buna direnmek akıl karı değildir. Başarılı devletler değişimi, dönüşümü yöneterek oradan güçlü bir gelecek çıkarabilenlerdir.

Ancak, örnekte görüleceği üzere bizdeki dönüşüm Aziz Atatürk’ün gösterdiği “muasır medeniyetler” hedefine değil, çöl bedevisinin birinci tekil şahıs algı ve yaşamına doğru evrilmektedir.

İşin acı tarafı şudur; hepimiz bir hayatın ve toplumsal huzurun özlemini çekerken, huzur ve güvenden yoksun, yoksulluğa doğru ilerleyen mevcuttan şikayet ederken; bizzat kendi kaygı düzeyimiz, bunun getirdiği davranış biçimimizin bizi bu huzurdan uzaklaştırdığını fark etmeyişimizdir.

Galiba Türk’ün genel karakteristiği itibariyle, uçurumun kenarına gelmek veya bıçağın kemiğe dayanmasıyla ancak irkilecek, neyi kaybettiğimizi anlayacak, hep birlikte yok ettiğimiz Türk’ün Töresine ve töresizlikle varlığını tehlikeye soktuğumuz Son Kale Türkiye’ye sahip çıkacağız.

Yaşayıp göreceğiz, Türk’ün töresi mi, çöl bedevisinin kaygıları mı üstün gelecek!...

Bu içeriği paylaş