Yazmak, Neden ve Niçin
Düşünce, duygu sizde kaldığı sürece sadece size aittir ve sorumluluğunu kendi iç dünyanızda taşırsınız.
Ancak bir kez çıktı mı dilden, döküldü mü kalemden o artık geri döndürülemez bir mermi gibidir.
Nereye gideceği, kime ulaşacağı, hangi zeka ve algı düzeyi ile buluşacağı, kimin kaygılarına yol arkadaşlığı edeceği, buluştuğu seviyenin bu mesajı nasıl anlamlandırıp, ne şekilde bir kanaatle tepki/cevap vereceği bilinmez.
Tabi ki söz söylemek, kelamı kaleme dökmek bütün bu bilinmezliklerin getirdiği riskleri peşinen üstlenmek anlamına gelir. Konuşmak ve yazmak aslında bedel ödemeyi göze almak, düşünen kaygı sahibi, ötekisi için de güzellikler isteyen insanlar için bedelli bir hayat yaşamak demektir.
Bu peşin kabuldendir ki; hepimiz adına iyiyi, doğruyu, güzeli, huzuru ve müreffeh bir yaşam arayışını kelimelerle buluşturduğumuz zamanlarda, bu arayışımızın kendi kaygılarına paralel veya o kaygılara hizmet eden bir düzeyde olmamasından rahatsızlık duyanların verdikleri cevaplara aldırış etmeden, geri çekilmeden sadece düşünmek ve yapmak işimize odaklanarak yolumuza devam ettik.
Bir yıl öncesine kadar süren bu yolculuğa aslında kendimizce son noktayı koymuştuk.
Zira, muhatapsızlık zordur.
Ne yetkiyi elinde bulunduran ve yetkisini millet adına kaygı ile buluşturup doğru kullandığında bu şehrin insanının kaderini iyi yönde değiştirebileceklerden, ne de kendisine kader olarak dayatılan “valisi olan kasaba”da yaşamaya mahkum bırakılmış halkımızdan bir kaygı sahibine denk gelebilmiştik.
Aradığımız sayıca kalabalıklar değildi, bu şehirde sayılarının az olduğunu bildiğimiz ancak her sosyal katmanda ve kurumda kenarda bırakılmış/unutulmuş sadece yetkililerin döktüklerinin toplanması gerektiğinde hatırlananlardı.
Aradığımız; arabesk bir kültüre teslim olmuş, kendi tekil dünyasında yaşayanlar değil, diğerkam olanlardı.
Aradığımız; adının önüne sıfat koymadan bir kişilik, kimlik beyanını yapamayanlar, yaşamından ünvanını, makamını, maddi varlığını soyduğunuzda geride bir birey olarak kalamayanlar değildi,
Aradığımız, hayatında kültür, sanat, spor olanlardı,
Aradığımız, boş zamanlarında kitap okuyanlar değil, okumayı bir yaşam biçimi haline getirmiş; sürekli yenilenen, gelişen, değişenlerdi,
İşte, bizi uzun zamandır yazmaktan alıkoyan; onların suskunluğu, sinmişliği, bu almaz topluma bakarak içine düştükleri karamsarlıktı.
Oysa, bilinmelidir ki, bütün bir toplumda iyileşme beklemek ve bütün bir toplumun kemale ermesi için çaba sarf etmek boşuna kürek çekmektir.
Hadisi şerifte de işaret edildiği üzere yüzde bir düzeyinde kalbur üstü, nitelikli, dayanışma içerisinde ve etkin bir azınlık, bugünkü paçozluğa son vermede hızlı yol alabilir, içi boşaltılmış tüm kurumları çekidüze edebilir, buradan bir sistem dahilinde yaşanılan toplumu inşa edebilir.
Sözümüzün o azınlığa ulaşmasını murad etmekten öte bir anlam taşımayan yazılarımıza, Bekir Çaylak Bey’in bütün yüklerinden ve ayak bağlarından arınmış olarak başladığı bu yeni yolculukta, Erdoğan Sağdıç Bey’in köşe yazısındaki tasviri ile “Yeniden başlamanın dayanılmaz hafifliğine” sığınarak, yol arkadaşlığı etmek üzere; bu sefer aradığımızı bulmaya dair daha büyük bir Umut’la yeniden başlıyoruz…
Allah olanı hayırlı eylesin…